Hele, hele lamat zabac ta ni
Destanın son tableti nasıl tutarsız başladıysa yine tutarsız olarak böyle biter.)
AÇIKLAMALAR
(1) "Bahri recez" Arap şiirinden Osmanlı-Türk şiirine geçen ve divan edebiyatımızda kullanılan aruz biçimlerinden biridir. Gılgamış destanının, binlerce yıl önce aruzla yazıldığını duymak ilk anda garip gelebilir. Ancak, günümüzün Ortadoğu gelenek ve göreneklerinin pek çoğunun kökeninin Sümerlere kadar uzandığının, kazılarda elde edilen bulguların incelenmesiyle bilimsel olarak kanıtlandığını göz önünde tutarak, bu açıklamayı yazan çevirmenin ya da Prof. Landsberger'in bir bildiği olduğunu düşündük ve açıklamayı koruduk. (Y.N..)
2) Nuh adı, Sâmi dillerinde kullanılır. Metinde, Nuh adı yerine Utnapiştim denmektedir.
Gerek Nuh'un, gerekse Utnapiştim'in sözlük anlamları belli değildir. Sümerler Nuh Peygambere, Zİ-UD-SUDDA diyorlardı. Bu addaki 'Zİ', 'yaşam, can, ruh' demektir; 'UD', 'zaman', 'SUDDA' da, 'uzun' anlamına gelir. Bu üç sözcükten oluşan ad, 'uzun ömürlü' demektir.
(3) Savaş ve aşk tanrıçası İştar'ın tapınağı.
(4) Pişmiş tuğla, güneşte kurumuş tuğla olan kerpiçten daha
değerliydi. Pişmiş tuğla öteki tuğlaların kaplaması olarak
kullanılırdı.
(5) Bu yedi bilge, yerin altında bulunan tatlı su
okyanusunun tanrısı Ea'nın öğrencileridir. Bunlar yeryüzüne çıkıp
insanoğluna bilim ve bilgelik öğrettiler: Çok eski bir söylenceye göre de Sümer ülkesinin krallarıydılar.
(6) Etice yazmadaki bu yerde,
Etilerin iki baştanrısından biri göğün Güneş Tanrısı, öteki de Fırtına Tanrısıdır. Burayı Babil mitolojisine, Babil anlayışına göre değiştirmeye çalıştık (Prof. Landsberger).
(7) Endaze:
(8) Bizim hep "ağılı bol Uruk" diye çevirdiğimiz tümce, daha doğruolarak, "Koyun ağıllarının kenti olan Uruk" diye çevrilmeliydi. "Bol ağıl" Uruk kentine göndermedir. Bu sıfat, Uruk'un Tanrıçası olan İştar'a adanmış kutsal koyun sürülerini anıştırıyor.
(9) Gılgamış'ın taşıdığı yüksek krallık niteliklerinden biri olan çobanlıkla, yaptığı zulüm bağdaşmadığından, burada kendisiyle alay ediliyor.
(10)Yakınmalar doğrudan doğruya büyük tanrılara yapılmadığından, daha küçük tanrıların aracılığına başvuruluyor, bunların aracılığıyla yapılan yakınmaları, ulu tanrılar dinlemiş oluyor.
(11) Büyük anatanrıçalardan birinin adıdır.
(12) Aruru, kendisinin eskiden yarattığı Gök Tanrısı Anu'nun biçimini ruhunda canlandırıyor, sonra çamuru yazıya atarak bir büyü yapıp, ruhunda canlandırdığı bu biçimi gerçekleştiriyor (Prof. Landsberger).
(13) Suvat: hayvanların sürekli su içebildikleri bir su kıyısındaki, en çok da ırmak kıyısındaki düzlük yer.
(14) Çok su içiyor olsa gerek (?).
(15) Avcı tuzak ya da kapan kurduğuna göre, yanındaki hayvanların, bu tuzak ya da kapana bağladığı hayvanlar olması gerekir. Çünkü avlanacak hayvanlar ne türdense, o tür ya da başka tür hayvanlardan biri kapanın ve tuzağın yanına bağlanır. (16) Biz bunu, yoğun bir cevher olan göktaşı olarak yorumluyoruz. Bu, en büyük gücün simgesidir.
(17) Tuzakları.
(18) Yabanıl hayvanları (Prof. Landsberger).
(19) Belki içtiği bol su.
(20) Çevik, yiğit, açıkgöz, yaramaz anlamlarına gelir. Adam boynu
vuran cellatla bir ilgisi bulunma olasılığı da vardır.
(21) Burada "addeğişimi" (metonomy) vardır (Prof. Landsberger).
(22) "Allah'ın emri olmak" deyimi, cinsel ilişkide bulunmak ve yatmak sözcüklerinin karşılığıdır. Halk dilinde çok kullanıldığından bunu ötekilere yeğledim. Özgün metinde de yasal ilişkide bulunmuşlar gibi görülmektedir.
(23) Dr. Albert Schott'un çevirisine koyduğu eski Babil yazmasına ait 45. satırın, anlam bütünlüğünü bozması nedeniyle çevirmedim. Prof. Landsberger bu satırı çıkarmamı salık verdi..
(24)Ceylânların, geyiklerin, yağmurcaların birdenbire sıçramalarına "mertlemek" denir.
(25) Güneş Tanrısı.(Şamaş)
(26) En yüksek tanrılar.
(27) Burada Schott'un çevirisi, özgün metne göre değiştirilmiştir. Bu değişikliğin nedeni, burada eşcinsel ilişkiye değinilmesidir. Çünkü olay yanıltıcıdır. Destanı düzenleyen sanatçının anlattığı düş, sanatta gösterdiği en büyük özelliğidir. Sanatçı, Gılgamış'a kösnül bir düş gösteriyor; o da bu düşü, bir çocuk saflığıyla anasına anlatıyor. Bu örge, birinci düşte, destanın yalnızca en son yazmasında bulunuyor. Schott'un metniyse, en son yazma olan eski Babilce metinden çevrilmiştir (Prof. Landsberger).
(28) Gılgamış'ın anası.
(29) O zamanlar insanlar güzel kokulu yağlarla bedenlerini yağlarlardı (Prof. Landsberger).
(30) Ev diye çevirdiğim sözcük, iki yerde geçmektedir, anlaşılması da güçtür.
(31) Burası yeterince açık değildir. Bazı dilbilimciler bunu "ius noctis" (ilk gece hakkı) diye yorumluyorlarsa da, bu yorum genellikle kabul olunmuş değildir. (32) Çocuk doğduktan sonra, göbeğinin bağı üzerinde fal bakılmış olsa gerek.
(33) Gılgamış'ın.
(34) Yerli olmayıp Sümer panteonuna sonradan girmiş bir tanrıça.
(35) Gılgamış'ın İşhara ile evlenme hazırlığı akla geliyor [?]
(36) Yabanıl inek görünümünde bir tanrıçadır (Prof. Landsberger).
(37) Yelmek, heves etmek anlamına gelir. Bazan bağlanma, kapılanma
anlamında da kullanılır.(ÇN)
(38) Hafif uyumak, şekerleme yapmak. (ÇN)
(39) Bu satır anlaşılmıyor (Prof. Landsberger).
(40) Gılgamış'ın Enkidu'ya söyledikleri, ne yazık ki kaybolmuştur.
(41) Uruk, Fırat kıyısında olduğundan böyle bir dilekte bulunulmuştur. (42) Faldan, işin uğursuz gideceği anlaşılıyor.
(43) Eski Elâm devletine ait bir yer. Bugünkü Batı İran'da.
(44) Düşte bildirsin.
(45) Gılgamış'ın koruyucu tanrısı (Prof. Landsberger).
(46) Su taşımağa yarar tulum (ÇN).
(47) Yaşlılardan (Çeviren).
(48) Emanet etmek anlamında.(ÇN)
(49) Anlaşılmaz bir sözcük.
(50) Güneş tanrısına su sunmak için.
(51) Kalk, fırla, sıçra demek.(ÇN)
(52) İrnina, İştar'la (Babillilerin Venüs'ü) ilgili bir yakarıda İştar'la bir tutuluyor ve kendisine şöyle sesleniliyor: "Sen en
güçlüsün, İgigilerin (yeryüzü tanrılarının) en büyüğü, sen kraliçesin. Kükreyen aslan, kızgın vahşi boğanın... (Sin'in Tanrısı) güçlü kızı, sana karşı duracak kimse yoktur." Buna göre, İrnina, gezegenlerin tanrıçası Venüs'tür (Schott).
(53) Gılgamış'ın.
(54) Demek, tehlike atlatana su içirmek göreneği o zaman da varmış.
(55) Un, ruhların yerin altından çıkıp düş göstermeleri için serpilir. Bu ruhlar düşte görünürler.
(56) Gılgamış, dağların yamaçlarında biten ve yeğin yellerin etkisiyle devrilip iki kat olan buğdaylara benzetiliyor. Bir buğday eğildiği zaman başağı nasıl köküne kadar dayanırsa Gılgamış'ın o anda büzülerek uyuduğunu anlatıyor (ÇN).
(57) Cinsel anlamda.
(58) Belki arabanın bir süsü.
(59) Katran ağacı güzel kokar (ÇN).
(60) Bu dört satır tam olmadığı için çeviride atlanmıştır.
(61) Yeşb de denen sert ve değerli bir taş (ÇN).
(62) İştar'ın sevgilisi olan Tammuz, yazın ölen bitkilerle birlikte cehenneme gider; bütün ülkede bunun için yas törenleri yapılır. İştar iki ay sonra, onu cehennemden çıkarıp yeryüzüne getirir.
63) Yani"Kanadım" diyor (Prof. Landsberger).
(64) Burada ne olduğu anlaşılmayan bir yemekten söz edilmektedir.
Belki İştar'ın çobana önerdiği aşk eğlenceleri de kaba bir biçimde
anıştırılmış olabilir. (65) Çobanın damak tadı olmadığından, İştar'ın sofrasındaki yemekleri beğenmeyip anasının yemeklerini arıyor (ÇN).
(66) Hurma bahçelerinde yaşayan ve hurmalara zarar veren adı bilinmedik bir hayvana döndürmüştür.
(67) İçi boş, özsüz buğdaya "kavuz" denir. "Kavuz yılları" sözüyle de kıtlık yılları anlatılıyor (ÇN).
(68) Hayvanların ciğer, barsak, işkembe gibi iç organları.
(69) Herkesin koruyucu bir tanrısı vardı (ÇN).
(70) Schott, burada yalnızca Boğazköy'de ele geçen metne göre "senin" diyeceği yerde "benim" diye bir değişiklik yapmıştır. Bunun için de şu iki nedeni ileri sürmektedir: 1. Gılgamış'ın, Humbaba'nın üzerine yaptığı sefere Şamaş neden olmuştur, diyor. Halbuki Şamaş'ın bu sefere neden olduğunu ben, ozanımızda göremiyorum. Gılgamış bu sefere gitmeye kendi karar vermiştir. Ancak Şamaş, seferde Gılgamış'ı korumuştur. 2. Schott, Enlil'in Humbaba'yı ormana bekçi olarak koyduğunu ve onun ölümüne neden olduğunu ileri sürüyor. Buna verilecek yanıt şu olabilir: Kutsal katran devrildikten sonra, bekçiye gerek yoktur. Hem Gılgamış, katranların kerestesinden Şamaş için değil, Enlil için bir
kapı yaptırmıştır. Sanatlı olarak yapılan bu kapı, Gılgamış'ın Enlil'e karşı duyduğu minnet duygusunun bir anlatımıdır (Prof. Landsberger).
(71) Açık olarak anlaşılamayan bu satırlarda, sözü edilen kapıya bir anıştırmada bulunulmuştur. Bu kapı seferin ganimetidir. Ve Enlil'e yapılacak bir sunudur. Sefer de bu ruh coşkunluğu içinde yapılmıştır. Halbuki Enlil için katlanılan bunca özveriye, güçlüğe ve yorgunluğa
karşı Enlil değerbilmezlik gösteriyor. İşte bu yüzden Enkidu hırsından patlıyor, ama doğrudan doğruya tanrıya dil uzatamayıp hırsını bir çocuk gibi kapıdan ve bu dramda ancak bir uşak rolü oynayan fahişeden alıyor (Prof. Landsberger).
(72) Enkidu'nun sözleri belki sıtma sabuklamasıyla söylenmiştir. Ancak bu sözler bir düşe özgü değildir. Tersine Enkidu, büyük bir güçlük ve yorgunluk içerisinde, taşınması güç olan bir tür keresteyi, Tanrı Enlil'e bir sunuda bulunmak üzere yurda dek sürüklüyor. Bütün bu sefere atılması ve öfkesini kapıya karşı göstermesi en doğal davranıştır (Prof. Landsberger).
(73) Burada söz konusu olan ağaç değil, kapıdır. Kapının yüksekliği 12 metreden
artıktır (Prof. Landsberger).
(74) Orospunun kösnül davranışlarının, başına belâ olmasını diliyor(ÇN).
(75) Yeraltı Tanrıçasının adlarından biridir.
(76) İnsanlar öldükten sonra toprak ve sonuç olarak toz oldukları
için, burası, yani mezar, "tozun evi" diye anlatılmıştır.
(77) Tanrıların sürekli olarak ilgisini gören en yüksek rahip sınıfı belirtiliyor.
(78) Etana, insanlarla hayvanların bir arada yaşadığı en eski zamanda, çobanlara krallık etmiştir.
(79) Sürü ve çobanların tanrısı (Prof. Landsberg).
(80) Seni elimden aldı demek istiyor.
(81) Yaban eşeği pek cinbaş olduğundan avlanması güçtür ve tek başına dolaşmaktadır (ÇN).
(82) Katır, dağda kolaylıkla gezebilen bir hayvandır. Anlaşılan Enkidu, becerili bir dağcı ve becerili bir yaban eşeği avcısı olduğu için, katıra benzetilmiştir (ÇN).
83) Bir tür ağaç (ÇN).
(84) Bu aslan olayı, geriye kalan ve yok denebilecek kadar silik olan izlerden çıkarılmıştır, bununla birlikte tamamladığımız, bu kırık ve belirsiz yer, son zamanlarda ele geçen Etice yazılmış bir metin parçasıyla doğrulanmış görünüyor. (85) Gılgamış'ın düşü burada bitmiş gibi görünüyor.
(86) İkizler dağı.(!!!!)
(87) Mâşu dağı çatal biçimindedir. Güneş bu çatalın arasından çıkıyor (Prof. Landsberger).
(88) Dağlarda bulunan iki yanı dar ve yüksek yarmalar (ÇN).
(89) Gılgamış, karanlık boğazdan geçerken güneşle karşılaşmamak için adımlarını sıklaştırıyordu.
(90) Üzüm salkımı gibi akikler.
(91) Bir tanrıça olan bu Sâkiye, mitolojik bir kişidir; günlük dönüşü sırasında, yorgunluğuna karşı güneşe taze bir içki sunar (Prof. Landsberger).
(92) Öldü (Prof. Landsberger).
(93) Sim, im ve belirti anlamlarına gelir. Bu sözcüğü bir Türkmen'den duymuştum (ÇN).
(94) Taştankilerin ne oldukları belli değildir; ancak, metnin bağlamından bunların kürekçi oldukları çıkarılabilir. Çünkü ölüm suyunun damlası bir insana sıçrayınca, o insanı öldürüyor.
Dolayısıyla, böylesine tehlikeli suyu geçmek için belki taştan kürekçiler kullanılmıştır (Prof. Landsberger).
(95) Küreğin suya giren enli bölümü. Destan dönemlerinde bu aynaların türlü biçimlerde
yapıldıklarını, ele geçen resim ve kabartmalardan anlıyoruz. Nuh'un gemisinin kullandığı küreklerin aynasının da meme biçiminde olduğunu, bu destandan öğreniyoruz (ÇN).
(96) Gılgamış, Utnapiştim'i tanımıyor; karşılaştığını başka biri sanıyor (Prof. Landsberger).
(97) Bu, dünyanın geçici olduğuna bir örnektir. Bir aile ve bir mal kuruluyor, bunlar sonuçta yok oluyor.
(98) Dünyanın gelip geçici oluşu, ırmağın akışıyla karşılaştırılmak istenmiyor.
(99) İlerde de göreceğimiz gibi, Utnapiştim'e ayrıcalıklı davranıp ona sonsuz dinçliği verdiler; ancak o zamandan beri, tanrıların bu ilgisini bir daha kimse kazanamadı.
(100) Anunnaki: Gök tanrılarının tersine olarak yeraltı tanrılarıdır. (Prof. Landsberger).
(101) And: Değişmeyen yazgının simgesidir. Her kim günah işlerse, içtiği andı bozmuş olur. İnsanlar günahlı olduklarına göre, yazgıları değişir demektir (Prof. Landsberger). (102) Nuh Peygamber, dağların, denizlerin ve ölüm suyunun arkasında bulunduğu için, kendisi böyle
niteleniyor. (ÇN).
(103) Şurippak, Uruk'un yaklaşık
(104) Ozan burada, bir masal örgesinden yararlanmıştır. Yelden sallanan kamışlar, sesi insanlara iletiyor.
(105) Ubar-Turu: Babillilerin geleneğine göre, 18000 yıl saltanat süren Tutan'dan önceki son söylencesel kraldır (Prof. Landsberger).
(106) Nuh Peygamber'i çağırıyor. Tanrılar toplantısında verilen kararı, gevezelik edip Nuh'un kulağına iletiyor (ÇN).
(107) Apsu: yerin altındaki tatlı su okyanusudur; aynı zamanda yerin üstündeki yağmur suyunun da havuzudur. Ea, hem bu havuzun ve hem de bu okyanusun beyidir (Prof. Landsberger).
(108)
(109) Kamış: bir ölçüdür; yaklaşık üç metre uzunluğundadır.
(110) Geminin bu parçasının ne olduğu açık olarak anlaşılmıyor; "su kazıkları" diye sözcük sözcüğe çevirdik.
(111) Bu ölçünün ne olduğu belirtilmiyor (Prof. Landsberger).
(112) Susam yağıdır. Bu yağla güzel börek kızartılır. Nitekim Nuh
peygamber de bununla peksimet kızarttırmış olduğunu söylüyor (ÇN).
(113) Fırtına Tanrısı.
(114) Şullat ve Haniş: Fırtına Tanrısı'nın yanında olan iki küçük tanrı.
(115) İra: savaşı ve hastalığı insanların başına saran bir tanrıdır (Prof. Landsberger).
(116) Korkularından (Çeviren).
(117) Nissir Dağı: Bugünkü Irak ve İran sınırında, Rumiye Gölü'nün göneyinde bulunan yüksek dağlardan biri olsa gerekir. Bu yazma, İsrailoğulları yazmasından ayrılıyor. İsrailoğulları yazmasına göre, Nuh'un gemisi, Ağrı Dağı'nın üstüne oturmuştur (Prof. Landsberger).
(118) Keli: Suların, bataklıkların, çamurlu tarlaların ortasındaki kuru yerlere dendiği gibi, su altı olmayan dik tarlalara da "keli tarla" denir (ÇN).
(119) Ea, insanlara kızıp tufan yapan Enlil'e, bu seslenişiyle adalet yolunu salık veriyor. Herkesi suçuna göre cezalandırmayı anımsatıyor. Ve yaptığı tufanla gösterdiği
adaletsizliği Enlil'in yüzüne vuruyor.
(120) Akatçası "Atrahasis" olan sözcüğü böyle çevirdik. Bu sözcük, Nuh Peygamber'in sanlarından biridir.
(121) Uyumak için çömeliyor ve böylece kendi kendini zorluyor; ancak, uyku sis gibi soluğunu ona karşı üflüyor ve uyku, onu soluğuyla boğarak yeniyor (Prof. Landsberger). 122) Ekmek sahnesinin anlamı şudur: Utnapiştim, taşıdığı kan dolayısıyla yarı-tanrı olan
Gılgamış'ı, tanrılık niteliğini göstermesi için, sınava çekiyor. Bu sınav, Gılgamış'ın bir hafta uykusuz kalmasıdır. Gılgamış, uyumamak için oturmayıp çömeliyor. Fakat son derece yorgun olduğundan, hemen uykuya dalıyor. Utnapiştim'in karısı uyuyan Gılgamış'ın sınavı
başaramadığını görünce, kocasına onu uyandırıp ülkesine geri göndermeyi salık veriyor. Ancak Utnapiştim, onun da her insan gibi kötü huylu olduğundan, uyuduğunu yadsıyarak sonunda bir kavga çıkarmasından çekiniyor ve Gılgamış'ın ne kadar uyuduğunu kendisine
göstermek amacıyla ortaya bir kanıt koymak istiyor. İşte bundan ötürü, konuğun günlük ekmek payı, uyumasına karşın pişirilip başucuna konuyor. Ve konukevlerinde hep yapıldığı gibi, hesabı da duvara çiziliyor. Gılgamış, kendisine yüklenen bütün görev günlerini uykusuz geçireceği yerde, baştan sona uykuyla geçirdikten sonra, Utnapiştim onu uyandırıyor. Utnapiştim'in önceden kestirdiği gibi, Gılgamış gerçekten uyuduğunu yadsıyor; ama, başucuna konan ekmeklerin geçirmiş olduğu değişimler ve çizilen çizgilerle, uyuduğu hemen anlaşılıyor. Bunun üzerine, yaşamı aramaktan vazgeçerek umutsuzluğa kapılıp
talihinden yakınıyor (Prof. Landsberger).
(123) Gılgamış'ın acıklı durumu, Nuh Peygamber'i üzdüğünden, gemicisi Urşanabi'ye yukarıdaki gibi ileniyor. Çünkü gemicisi Gılgamış'a yol göstermekle onu başına belâ ediyor. (124) Nuh Peygamber, Gılgamış'ın kılığını düzelttikten sonra ülkesine yollamak istediğinden, gemicisine böyle bir buyruk veriyor (ÇN). (125) Nuh Peygamber'in karısı, binbir güçlükle sonsuz yaşamı aramak için kocasının yanına gelen ve kocası tarafından sırtına güzel bir giysi giydirilip yine ülkesine geri yollanan Gılgamış'a acıyor ve kocasına böyle sorduktan sonra Gılgamış'ı geri çağırtıyor.
(126) Yılan; suyun, yaşamın ve sağlığın tanrısı olan Ningişzida'nın simgesidir. Yılanın çok yaşayan bir hayvan olması bu otu yemiş olmasına yorulur.
(127) Yer aslanı: Yılanın başka bir adıdır (Prof. Landsberger).
(128) Bu ağaçtan, özellikle araba dingili yapılırdı. Nasıl bir ağaç olduğu pek belli değildir (Prof. Landsberger)
(129) Numaralarla gösterilen bölümleme, metnin kıtalara ayrılmış
olduğunu göstermektedir. Bu kıta bölümlemesi, genellikle Akat şiirine yabancıdır. Buna karşılık, Sümer koşuğunun bir özelliğidir. Sümerce kıtalar, denebilir ki, ayrı ayrı sahneler halinde hazırlanmış olurlar. Her sahne tam bir birlik oluşturur. Ancak, kıtaların bölümlemesiyle ilgili olayların akışı, kimi zaman kesilir. Yani olayların arasındaki bağlar, çok kez gözardı edilmiş olur.
(130) Bu uygun bir çeviri değildir. Doğrusu, günümüzde ilkellerin kullandığı "bumerang"a
benzeyen, ağaçtan yapılmış bir "atma" silahıdır (Prof. Landsberger).
(131) Okurun da dikkatini çekmiş olduğu gibi, burada II. kıta sözcüğü sözcüğüne yineleniyor. Bunun anlamı ve sanatçının bundan amacı, şöyle açıklanabilir: Enkidu'nun yazgısının değişmesi, yani onun ruhlara katılması, bir yıldırım hızıyla oluyor. Sanki, hiçbir şey olmamış
gibi, yeraltı dünyasında alışılan durum sürüyor ve yine, hiçbir şey olmamış gibi, Tanrıça Nin-Asu kendi tanrısal dinginliğini koruyor. İşte böylece, insanın ölümlülüğü tanrıların değişmeyen ölümsüzlüğüyle bir karşıtlık oluşturuyor (Prof. Landsberger).
132) Dağ evi.
(133) Yeraltındaki tatlı su okyanusu (Prof. Landsberger).
(134) Doğru bir metin onarımı değildir.
(135) Akatça yazmada görüldüğü gibi, Enkidu burada birdenbire Gılgamış'ın arkadaşı oluyor. Bu bölümün Sümerce özgün metni elimizde olmadığından, değişikliğin nasıl ortaya çıktığını bilemiyoruz. Acaba bu değişiklik Sümerce özgün metinde mi vardı; yoksa Akatlı yazar, her şeye karşın burada, metin üzerinde kesin bir değişiklik mi yaptı? İşte, söylediğimiz gibi, bunu anlayamıyoruz (Prof. Landsberger).
(136) Ruhuyla ilgilenilmeyen kimsenin ölüsü: Kalıtçılarınca, ruhu için adak adanmayan bir ölü demektir (ÇN).
Bu kitabın hazırlanmasında GILGAMIŞ DESTANI'nın MEB Babil klasikleri izisinde yayınlanan ilk baskısı temel alınmış ve çeviri dili günümüz Türkçesine uyarlanmıştır.
[Köşeli parantez , ünlem ve renklendirmeler bize ait –E.D.]
Yayına hazırlayan:Egemen Berköz
Dizgi : Yenigün Haber Ajansı Basın ve Yayıncılık A.Ş.
Baskı : Çağdaş Matbaacılık Yayıncılık Ltd. Şti.
Kasım 1998
Çeviren: Muzaffer Ramazanoğlu
Yolda yürümeye başladılar. İnsanlar Gılgamış'a sordular: "Sen ne zaman kente geri döneceksin?"
ÜÇÜNCÜ TABLET
Yaşlılar Gılgamış'a çok saygı gösterdiler. Yol hakkında ona öğüt verdiler:
"Gılgamış, gücüne güvenmemelisin. Onu bırak yoluna gitsin, sen kendi kendini koru. O orada keçi yolunu bilir; arkadaşı kollar; Enkidu orada senden önde gitsin. O, yolu gördü, yoldan geçti. Ormana giden yoldan, dağların geçidinden. O, Humbaba'nın bütün gizli yollarından geçti. Böylece önde giden arkadaşını korur. Onu bırak yoluna gitsin, sen
kendi kendini koru. Şamaş seni dileğine kavuştursun. İşittiklerini sana gözlerinle göstersin!
O, sana kapalı olan yolu açsın! Yolu senin adımına açsın! Dağı senin ayağına açsın! Seni hoşnut eden şeyi, gecen sana getirsin (44). Lugalbanda (45) başarıda sana yardım etsin.
Bir çocuk gibi başarına kavuş! Humbaba'nın, kıyısında uğraşacağın ırmağında ayaklarını yıka! Akşam molanda bir kuyu kaz. Kırbanda (46) her zaman temiz su bulunsun. Samaş'a soğuk su sun. Her zaman Lugalbanda'yı anımsa! Enkidu arkadaşı, yoldaşı korusun. (anlaşılmaz
bir sözcük) ... kadar kendisi getirsin. Hepimiz birden kralı sana teslim ediyoruz; sen de yurda dönerken kralı bize teslim et!" Enkidu ağzını açıp Gılgamış'a dedi:
"Sen karar verdin, artık yürü. Yüreğin korkusuz olsun. Yalnızca bana bak!
Hasmın oturduğu yeri, Humbaba'nın üzerinde dolaştığı yolları, iyi biliyorum. Yola çıkmamızı buyur, onlardan (47), buradan ayrıl!"
Gılgamış, ağzını açıp Uruk'un yaşlılarına dedi:
(Dört satır eksik).
"Size söylediklerimi, benimle gidecek olan Enkidu'yla birlikte yapacağım. Öğütlerinizi sevinerek gönülden dinledim."
Yaşlılar onun bu sözlerini dinledikten sonra, yiğitlere yol açtılar;
"Yürü Gılgamış, işin uğurlu olsun! Koruyucu tanrın yanında gitsin, o seni başarıya erdirsin."
Gılgamış, ağzını açıp Enkidu'ya dedi:
"Gel arkadaşım, büyük saraya gidelim. Büyük kraliçe Ninsun'un huzuruna. Ninsun'un vereceği akıllıca öğüt, ayaklarımıza doğru yolu gösterir." Gılgamış'la Enkidu, elele verip büyük saraya, büyük kraliçe Ninsun'un huzuruna çıktılar. Gılgamış çıktı ve Ninsun'un yanına girdi: "Ninsun ben güçlendim; yeni bir şey başarmak istiyorum:
Humbaba'nın yanına, uzak bir yola yürüyeceğim. Bilmediğim bir savaşa atılıyorum,
bilmediğim bir yola çıkıyorum. Benim gidip geri dönmem, katran ormanına varmam, ejder Humbaba'yı öldürmem, Şamaş'ın nefret ettiği o belâyı ülkeden temizlemem için gereken zamanı, benim hesabıma Şamaş'tan dile. Onu öldürüp katran ağacını ben devirince, ülkenin
yukarısında, aşağısında barış olsun. Utku belgisini senin önünde dikeyim." Kraliçe Ninsun, oğlu Gılgamış'ın sözlerini acıyla dinledi:
(On dört satırlık boşluk).
Ninsun odasına girdi.
(Bir satır eksik).
O, bedenine yaraşan bir giysi giydi, göğsüne de yaraşan bir mücevher taktı. O, kemer ve krallık tacını koydu. Merdivene basıp damın üstüne çıktı. Kurban yerine çıkarak tütsü yapıp Şamaş'ın önüne koydu. Tütsüsünü yakıp Şamaş'ın huzurunda kollarını kaldırdı: "Neden oğlum
Gılgamış'a coşkun bir yürek verdin, neden savaşa şimdi de o gitsin diye onu ileri ittin? Humbaba'nın yanına, uzak bir yol yürüyecek. O, bilmediği bir savaşa atılıyor, bilmediği yollarda yolculuk ediyor!
Onun gidip geri dönmek, katran ormanına varmak, ejder Humbaba'yı yok
etmek, senden nefret eden o kötüyü ülkeden temizlemek zamanını Gılgamış'ın yoluna baktığın günde, seni seven o nişanlı, Aya, sana anımsatsın! Onu gecelerin bekçilerine, yıldızlara, akşamları baban Aya da ısmarla."(48) (On iki satırlık bir boşluktan sonra, aşağıdaki
anlaşılması güç sözcükler geliyor):
O, tütsüyü söndürüp kötü ruhları dağıtma duasını okudu. Haber vermek için Enkidu diye çağırdı."
"Benim kucağımda yetişmeyen güçlü Enkidu! Şimdi seni oğulluğa kabul ettim. Gılgamış'ın armağanları olan, büyük rahipler, tapınak kızları ve tapınım töreni hizmetçileriyle birlikte kabul ettim. Ninsun, Enkidu'nun boynuna bir muska astı.
(84 satırlık bir boşluk).
Yaşlıların Enkidu'ya ikinci seslenişleri:
"Enkidu, arkadaşını kolla, yoldaşını koru , ...... (49) Onu kendin getir! Hepimiz birden kralı sana teslim ediyoruz, sen de yurda dönerek kralı bize teslim et." (Tabletin gerisi kırıktır).
DÖRDÜNCÜ TABLET
(Bu tabletin ilk dört buçuk sütunu -bütün tablet altı sütundan oluşmaktadır- herhalde kralın ve arkadaşının katran ormanına gidişlerinden söz ediyordu. Ama, bu sütunlardan ancak kırık bir parça kalmıştır. Bu parça, ikisinin başından her gün geçenleri sık sık betimlemektedir.) İki kez yirmi saatten sonra hafif bir yemek yediler. İki kez otuz saatten sonra kendi kendilerini akşam dinlenmesine çektiler. İki kez elli saati bütün bir günde yürüdüler. Bir ay üç günlük yolu üç günde kestirdiler. Akşam dinlenmesine bir kuyu kazdılar (50). (Burada 200'den çok satır yitmiştir. Geri kalan parçada yineleme vardır. Bu yinelemeden anlaşıldığına göre, Gılgamış'la Enkidu ormanın kapısına gelmişlerdir. Bir bekçi, Humbaba'nın diktiği kocaman kapıyı
beklemektedir. Gılgamış'la Enkidu, onunla başa çıkıp çıkmayacakları konusunda duraksamış olmalılar ki, Enkidu ona şunları söylüyor:)
"Uruk'ta ne dediğini anımsa! Uruk'un çocuğu Gılgamış, sen öldürmek için yekin, (51) onun üstüne var!"
Ağzından çıkan sözleri duyar duymaz tam güveni arttı.
(Bundan sonraki belki Gılgamış'ın Enkidu'ya söylediği sözlerdir.)
Onun savaşması ve bir de ormana dalıp bizden kaçmaması için hemen üstüne vardı. Hiçbir silâh işlemesin diye, giyinmek için yedi savaş
giysisi hazırladı. O anda yalnızca birini giydi, geri kalan altı kat giysiyi soyundu. Bunlar yerde ayaklarının altında kaldı. Ormanın kapısında duran bekçiyi yakalamak için, huysuz, yabanıl bir boğa gibi ileri atıldı. O, birden bire bağırıp korkuya düştü. Ormanların bekçisi bağırıp çağırdı! Çocuğun babasını çağırması gibi, Humbaba'yı çağırdı.
(Buradaki 22 satırlık boşlukta, belki her iki yiğidin bekçiyi zararsız duruma getirmiş olmaları ve Enkidu'nun kapıyı nasıl açtığı anlatılmıştır. Bundan sonrası şöyledir:) Enkidu, konuşmak için ağzını açıp Gılgamış'a dedi:
"Biz ormana inmeyelim. Kapıyı açarken elim tutmaz oldu."
Gılgamış konuşmak için ağzını açıp Enkidu'ya dedi:
"Biz şimdiye dek böyle üzüldük mü? Biz bütün dağları aşarak geldik.
Bununla birlikte hedef karşımızda duruyor. Benim savaştan anlayan,
savaş deneyimi olan arkadaşım, giysime dokunursan artık ölümden
korkmazsın! (İki satır çevrilememiştir.)
Elinin tutmazlığı gitsin! Vücudunun ağırlığı yok olsun! Arkadaşım, koluma asıl, birlikte inelim. Gönlün savaşa doysun! Ölümü unut, korkma! Kendisini koruyan adam, arkadaşını da sağ tutsun! İnsanlar ölünce kendilerine ad yaparlar!" İkisi birden yeşil ormana vardılar.
Konuşmaları kesildi, sessiz durdular.
BEŞİNCİ TABLET
Ormana gözlerini dikip baktılar. Katranların yüksekliğine şaştılar.
Ormana girilen yola şaştılar. Humbaba'nın geçtiği yerde bir ayak izi vardı. Yollar iyi bir durumdaydı. Büyük yol güzel yapılmıştı. Onlar katran ağacı dağını görüyor, tanrıların oturduğu yeri, İrnina'nın (52) yüksek tapınağını. Bu dağın önünde bir katran ağacı vardı. Bu, pek gürdü; gölgesi çok hoştu, sevinçle doluydu. Çalılar birbirine girmişti. Büyük ormanın ağaçları da birbirine girmişti. (56 satırlık
boşluk.)
İki yiğit Humbaba'yı beklediler, ama o gelmedi...
(6 satırlık boşluk.)
Enkidu ağzını açıp Gılgamış'a dedi:
Humbaba'nın izini böyle bulabilir miyiz? Bırak bir biri arkasına düşler görelim.
(Üç satır eksik.)
Düşler üç kez görülmeli.
(26 satırlık boşluk. Bu boşlukta, Gılgamış'ın gördüğü birinci düş
anlatılmıştır.)
Enkidu, ağzını açıp Gılgamış'a dedi:
(İki satır eksik.)
"Düşün beni çok sevindirdi!"
Akşam dinlenmesine gitmek için birbirleriyle sözleştiler. Gece yarısı onun (53) uykusu kaçtı, düşünü Enkidu'ya anlattı:
"Arkadaş, nasıl? Sen beni uykumdan ne diye tedirgin ettin? Ben niçin uyanığım? Enkidu, arkadaş, ben bir düş gördüm... Sen beni uykumdan tedirgin ettin? Ben niçin uyanığım? Birinci düşümün üstüne, ikinci düşüm göründü; derin dağ diplerinde duruyorduk, hemen dağ devrildi... Beni yere yıktı. Dağ ayaklarımı yakaladı ve onları bırakmadı. Biz onun karşısında küçük saz sinekleri gibi kaldık... Öyle aydınlıktı ki. Bana bir adam göründü.
Ülkede en güzel oydu. Pek güzeldi. O beni dağın altından çekti, bana su içirdi (54). Yüreğim ferahladı. Ayaklarımı yere değdirdi." Kırda doğan Enkidu, arkadaşına dedi, Enkidu düşü
yordu.
"Arkadaş, düşün güzeldir, pek iyi bir düştür. Arkadaş, gördüğün dağ
Humbaba'dır. Humbaba'yı yakalayacağız; onu öldüreceğiz ve ölüsünü
dışarı tarlaya atacağız. Yarın her şey sona erecek." İki kez yirmi
saatten sonra hafif bir yemek yediler. İki kez otuz saatten sonra
kendilerini dinlenmeye çektiler. Şamaş'ın önünde bir kuyu kazdılar.
Ancak Gılgamış, dağa tırmandı ve ince ununu dağa serpti (55).
"Dağ! Enkidu için bana bir düş getir! Ona, Enkidu'ya da bir işarette bulun!"
Dağ, Enkidu için ona bir düş getirdi. Ona, Enkidu'ya da bir işarette bulundu.
Pek soğuk bir yel esti, bir fırtına gelip geçti. Fırtına Gılgamış'ı uyuttu.
Gılgamış uyurken dağların yamaçlarında biten buğdaylar gibi bir yana devrildi
ve Gılgamış'ın çenesi baldırına dayandı (56). İnsanlara gevşeklik veren uyku onun üstüne düştü.
Uyandığı uykuyu bırakıp yukarı yürüdü, arkadaşına dedi:
"Arkadaş, beni çağırmadın mı? Niçin uyandım? Sen beni sarsmadın mı? Niçin korktum?
Buradan bir tanrı geçmedi mi? Organlarım niçin titredi?
Arkadaş, üçüncü bir düş gördüm ve gördüğüm düş çok ürkütücüydü; gök haykırdı,
yeryüzü gürledi! Hava dinginleşti, karanlık çöktü. Bir yıldırım düştü. Bir yangın yükseldi. Duman koyulaştı. Ölüm yağdı. Yağan köz oldu; ateş söndü ve yukarıdan aşağı dökülen (köz olan ateş), küle döndü. Aşağı gel, tarlada konuşabiliriz."
Orada Enkidu, onun kendisine anlattığı düşü duyunca Gılgamış'a dedi:
(Buradaki boşlukta, belki, Enkidu'nun Gılgamış'ın gördüğü düşü övmesi ve sonra iki arkadaşın katranları devirmek için en son kararı vermeleri anlatılmaktadır).
O, eliyle baltayı yakaladı... bir tane de nacakları vardı: Enkidu onu eline aldı ve katranları devirdi; ama Humbaba gürültüyü duyunca öfkelendi:
"Kimdir o, dağlarımın çocukları olan ağaçların ırzına geçen? Kimdir o, katranı deviren?"
Bunun üzerine göksel Şamaş, gökten onlara seslendi: "İleri gidin, korkmayın!"
(Yaklaşık 80 satırlık boşluk. Görünüşe göre, Gılgamış ve Enkidu,
Humbaba'yla yapacakları savaşım için Şamaş'tan öğüt istediler.
Şamaş'ın verdiği olumsuz yanıt, burada anlatılmış olmalıdır. Çünkü
metin şöyle sürüyor:) ...ve ondan sel gibi göz yaşları boşandı.
Gılgamış göksel Şamaş'a dedi:
(İki satır eksik.)
Ancak ben, göksel Şamaş'a baş eğiyorum. Benim için gösterilen yoldan yürüdüm."
Göksel Şamaş, Gılgamış'ın yalvarmasını dinledi ve Humbaba'nın önüne büyük fırtınalar çıkardı: Büyük fırtına, poyraz, kasırga, kum fırtınası, bora fırtınası, kırağı fırtınası, rüzgâr, çam fırtınası!
Ona karşı sekiz fırtına kalktı ve bunlar Humbaba'nın gözlerine savruldu. İleri gidemedi, geri dönmedi. Humbaba savaştan vazgeçti.
Bunun üzerine Humbaba, Gılgamış'a seslendi:
"Gılgamış, beni bırakmalısın! Sen benim efendim olmalısın, ben senin kölen olmalıyım.
Ben sana dağlarımın çocukları olan ağaçları devireyim ve onlardan senin için evler yapayım." Enkidu, Gılgamış'a dedi:
"Humbaba'nın dediklerini dinleme! Humbaba'yı öldürmelisin!"
(Bunu izleyen boşlukta, Humbaba'nın öldürülmesi ve iki yiğitin geri
dönmesi anlatılmaktadır; tabletin son satırı belki şöyle
tamamlanmaktadır:) Gılgamış, Humbaba'nın kesilen başını sırığa dikti.
ALTINCI TABLET
Kirini yıkadı, silâhlarını parlattı, başını sallayarak saçının
tutamlarını arkaya attı. Kirli giysisini fırlatıp temizini giydi,
savaş giysisini giyip beline işlemeli kemerini kuşandı. Gılgamış
krallık tacını giyince, Gılgamış'ın güzelliği İştar'ın güzel gözlerini kamaştırdı:
"Gel Gılgamış! Benim güveyim ol! Bana meyveni armağan et
(57), armağan etsene! Sen benim kocam ol, ben senin karın olayım!
Sana altından ve lacivert taşından yapılmış koşu arabaları koşturayım!
Tekerlekleri altın, boynuzları (58) ayna gibi parlayan madenden olsun! Buna ruhlar, dev gibi katırlar koşulsun! Sen evimize girince seni katran kokuları (59) karşılasın.
Büyük rahipler ve soylular ayaklarını öpsünler!
Krallar, büyükler ve beyler ayaklarının altına diz çöksünler!
Dağların ve ülkelerin ürünlerini sana vergi olarak getirsinler! Sana keçiler üçüz, koyunlar ikiz yavrulasın! Senin sıpan bir ester yüküyle koşsun! Arabanın önündeki atın, yarışta birinci
olsun! Boyunduruktaki öküzlerinin eşi olmasın!" Gılgamış, konuşmak
için ağzını açıp görkemli İştar'a dedi:
"Seni ha!........ Seninle evlenirsem ne kazanacağım? Nasıl olsa kendimi yağlayacak yağım ve üstüme giyecek giysim var. Yiyecek ekmeğim ve azığım vardır, dahası, tanrılara yaraşır yemeğim, krallara özgü
içkilerim bulunur! (Bir satır eksik. Bundan sonraki parçada, Gılgamış, Tanrıça'yı şu biçimde aşağılıyor:)
..................
.................................................. (60)
Sen, soğukta ısıtmayan bir örtüsün! Sen rüzgâra ve fırtınaya engel olmayan uydurma bir kapısın! Sen, üstüne örtüleni altında ezen bir fil derisisin!
Sen, içinde toplantı yapan yiğitlerin üstüne çöken bir saraysın, sen taşıyıcısının üstünde eriyen bir ziftsin! Sen, taşıyıcısının üstünde boşalan bir kırbasın! Sen taş duvarı çatlatan bir kireçsin! Sen, düşman ülkesini çeken bir yemişsin (61). Giyeni sıkan bir ayakkabısın!
Dostlarından hangisini sonsuz olarak sevdin?
Çobanlarından hangisini sürekli olarak beğendin? Haydi sevgililerinin adlarını sayayım! (Bir satır eksik.)
Senin gençliğinin sevgilisi olan Tammuz'a (62), yıldan yıla ağıtı yazgı kıldın.
Sen, renkli çoban kuşunun aşkına düştün; ama ona da vurup kanadını kırdın;
şimdi o, ormanlarda "kappi" (63) diye bağırıp duruyor! Sen, gücü üstün olan aslanın aşkına düştün; ama sonra ona yedi ve yedi tuzak çukurları kazdın.
Sen, savaşa alışkın olan atın aşkına düştün; ama sonra ona kırbaç, bizlengiç ve kamçıyı yazgı kıldın; iki kez yedi saat koşmayı yazgı kıldın; ona suyu bulandırıp içirmeyi yazgı kıldın; anası Silili'ye sürekli yası yazgı kıldın! Sen, koyun çobanının aşkına düştün; o, sana durmadan köz yığıp, günü gününe oğlaklar getirdi; ama sonra ona vurup kurda döndürdün, şimdi de kendi küçük çobanları onu kovalıyorlar; dahası, kendi köpekleri bacaklarını ısırıyorlar. Sonra sen, babanın hurma bahçıvanı olan İşullanu'nun aşkına düştün; o, sana durmadan bir sepet hurma getirip günü gününe sofranı donatırdı; ama sonra ona göz atarak yaklaştın: İşullanu'cığım.... (64) yiyelim dedin. (Bir satır çevrilememiştir.)
İşullanu şu yanıtı verdi:
"Sen benden ne istiyorsun? Sanki anam benim için pişirmedi mi?
Ne diye kokmuş, çürümüş yemekleri yiyecekmişim?.. Öyle ekmek ki, kabuğu sazdan ve dikendendir." (65) (Bir satır eksik)
Sen onun söylediği bu sözleri duyduktan sonra, ona vurup onu .....
(66) döndürdün ve bahçenin içine bıraktın.
(Bir satır çevrilememiştir.)
Şimdi beni seversen, beni de onlar gibi yaparsın."
O, İştar, bunu duyar duymaz öfkelendi; yukarıya gökyüzüne çıktı.
İştar, babası Anu'nun huzuruna gitti. O, anası Antum'un huzuruna gitti ve dedi:
"Babam! Gılgamış bana sövüyordu! Gılgamış bana kokmuş, çürümüş şeyleri saydı.
Kokmuş, çürümüş şeyleri!"
Anu konuşmak için ağzını açıp görkemli İştar'a dedi:
"Önce sen kavgaya başlamadın mı ki? O, sana kokmuş şeyleri saydı. Kokmuş, çürümüş şeyleri!"
İştar, konuşmak için ağzını açıp babası Anu'ya dedi:
"Babam, Gılgamış'ı öldürmesi için bana gökyüzünün boğasını ver!
(Bir satır eksik)
Fakat sen gökyüzünün boğasını bana vermezsen, o zaman ben, cehennemin kapılarını kırar, direklerini fırlatır, kapıları ardına dek açarım.
Yaşayanları yemeleri için ölüleri kaldırırım. Dirileri yesinler diye.
O zaman dünyada ölüler dirilerden çok olur!" Anu, konuşmak için ağzını açıp görkemli İştar'a dedi:
"Kızım, benden istediğini yaparsam, yedi kavuz (67) yılları olur.
İnsanlar için buğday biriktirdin mi? Hayvanlar için ot bitirdin mi?"
İştar, konuşmak için ağzını açıp babası Anu'ya dedi:
"Baba, insanlar için buğday yığdım, hayvanlar için de ot sağladım!
Onların yedi kavuz yıllarında doymaları için insanlara buğday topladım; hayvanlara ot yetiştirdim." (Üç satır eksik.)
Anu, onun bu sözünü doyunca, gökyüzünün boğasının zincirini İştar'ın eline teslim etti.
O, boğayı yere indirmek için alıp aşağı götürdü ve onu Uruk ağılına sürdü. (Bir satır eksik)
Gökyüzünün boğası korku salarak aşağı indi. O, birinci solumasında yüz kişi devirdi; iki yüz devirdi; üç yüz kişi...
İkinci solumasında yüz daha devirdi. İki yüz daha, üç yüz kişi daha.
O, üçüncü solumasıyla Enkidu'ya saldırdı. O, Enkidu'yu süseceği anda, Enkidu gözetleyip, birdenbire boynuzlarını yakaladı. Hırsından gökyüzünün boğasının ağzından köpükler savruldu. Kuyruğunun kalın tarafıyla Enkidu'ya çarpıp onu yere attı. Enkidu, konuşmak için ağzını açıp Gılgamış'a dedi:
"Eskiden biz kendi kendimize övündük. Şimdi bunu gösterelim!"
(Dört satır eksik.)
Bunu nasıl yapacağımızı sana öğreteyim: Sen ve ben ayrılmalıyız, ben boğayı kuyruğundan yakalayayım.
(Üç satır eksik.)
Kılıcın, onun boğazıyla boynuzlarının arasına insin."
Enkidu, Gökyüzünün boğasını tutmak için, kovalayıp sımsıkı kuyruğundan yakaladı. Enkidu, onu iki eliyle tuttu ve Gılgamış, usta bir kasap gibi, kılıcını güçlü ve güvenli bir vuruşla onun boğazıyla boynuzlarının ortasına indirdi... Onlar orada gökyüzünün boğasını
öldürdükten sonra, yüreğini çıkarıp Şamaş'ın önüne koydular. Onlar Şamaş'ın huzurunda saygıyla eğilip geri çekildiler; sonra her iki kardeş oturdular.
İştar, Uruk duvarının üstüne çıkıp bir çığlık kopardı:
"Yuh olsun Gılgamış'a! Beni rezil etti; Gökyüzünün boğasını öldürdü!"
Enkidu, İştar'ın bu sözünü duyunca, gökyüzünün boğasının budunu koparıp ona fırlattı:"Seni elime geçirseydim, seni de böyle yapardım! Onun sakatatını (68) koluna asardım!"
İştar, kadın sevgililerini, tapınağın hizmetçilerini ve orospuları
başına toplayıp gökyüzünün boğasının budu için ağlayıp yakındı.
Gılgamış, bütün silâhçı ustalarını çağırdı. Ustalar boynuzların
kalınlığına şaştılar. Her boynuzun dökümü altmış okkalık lacivert taşındandı. Bu boynuzların kabuğu iki parmak kalınlığındaydı. Her ikisinin içi yedi kova yağ alıyordu.
Gılgamış, bunları yağ koyması için, tanrısı Lugalbanda'ya (69) armağan etti.
Bunları içeri götürdü. Tanrı sarayının içindeki kutsal yere astı.
Fırat'ta ellerini yıkadıktan sonra el ele verip Uruk kentinin sokaklarından geçtiler.
Uruk halkı onları görmek için toplandı. Gılgamış kendi saray cariyelerine şu sözleri söyledi: "Erkekler arasında en görkemli olan kimdir? Yiğitler arasında en güçlü olan kimdir?"
"Erkekler arasında en görkemli olan Gılgamış'tır. Gılgamış, yiğitler arasında en güçlü olandır."
(Üç satır eksik)
Gılgamış, sarayında bir utku şenliği yaptı. Yiğitler, gece karanlığında rahatça uykuya daldılar. Enkidu da uykuya daldı ve bir düş gördü.Sonra düşünü yorarak yukarı yürüdü ve arkadaşına dedi:
YEDİNCİ TABLET
"Arkadaş, neden ötürü yalnızca büyük tanrılar birbirlerine danıştılar?
Bu gece gördüğüm bir düşü dinle: Anu, Enlil, Ea ve göksel Şamaş toplandılar. Anu, Enlil'e dedi: "Gökyüzünün boğasını öldürdüklerinden, Humbaba'yı vurduklarından ve dağın katranını devirdiklerinden içlerinden birisi ölsün!" Fakat Enlil dedi:
"Enkidu ölsün, ama Gılgamış ölmesin."
Bundan sonra göksel Şamaş kahraman Enlil'e dedi:
"Onlar gökyüzünün boğasını ve Humbaba'yı senin sözün üzerine (70) öldürmediler mi?
Şimdi Enkidu suçsuz yere mi ölecek?"
Enlil göksel Şamaş'a kızdı:
"Çünkü sen, onların dengiymişsin gibi, her gün aşağıya, yanlarına gidiyorsun!"
Hasta olan Enkidu, orada Gılgamış'ın ayaklarının dibine düşüp kaldı.
Gözlerinden yaşlar boşandı. Gözlerinden yaşlar boşanan Enkidu'ya Gılgamış dedi:
"Kardeş, sevgili kardeş! Neden kardeşimin yerine beni suçsuz saydılar?"
Öyleyse: "Şimdi ben bir ruh yanında mı oturuyorum? Ruhların yeryüzüne çıktığı kapının dibinde mi oturuyorum (71) ? Benim sevgili kardeşimi bundan böyle gözlerimle göremeyecek miyim?"
(Görünüşe göre bunu izleyen 13 satırlık boşlukta, belki Enkidu'nun sıtma sabuklaması
sırasında (72) kendi hastalığını Humbaba'nın orman önünde duran kapıya yormuş olması anlatılmıştır:)
Enkidu, gözlerini açıp, kapılarla bir insanla konuşur gibi konuştu; ama ormanın kapılarında akıl ve kavrayış yoktu.
"İki kez yirmi saatlik yerden senin kerestenin iyiliğini seçtim. Ben, yüksek katranı görünceye kadar, senin kerestenin eşine rasgelmedim. Senin yüksekliğin altı kez on iki endazeye varıyor. Senin enliliğin iki kez on iki endazeye varıyor (73). (Bir satır eksik)
Ben seni yapıp Nipur'a getirdim ve orada taktım. Senden böyle bir iyilik göreceğimi bilseydim, elime bir balta alır, seni paramparça eder ve Fırat üzerinde gitmek için bir sal yapardım." (Elli satırlık boşluk. Enkidu, Şamaş'tan lânetini avcının üzerine indirmesini diler:) "... Onun kazancını yok et. Onun kollarını güçten düşür. Onun gidişini beğenme. Peşine düştüğü hayvan ondan kaçsın; avcı gönlündekine
ermesin!" Fahişeye, orospuya ilenmek için yüreği tutuşuyor:
"Senin yazgını orospu, sana ben yazayım. Bir yazgı ki, sonu gelmesin; sonsuza dek sürsün! Sana ilençlerin en kötüsünü savurayım. Karanlık yerin ilenci sabahın erkeninde karşına çıksın! Gece yarısına kadar zevkinin evi sana belâ olsun (74)! (Sekiz satırlık boşluk.
Anlaşılabildiğine göre Enkidu'nun ilençleri fahişeyi tutuyor:)
Şehir lâğımlarındaki pislikler senin yiyeceğin olsun! Şehirdeki bulaşık suları senin içkin olsun! Yattığın yer sokak olsun, durduğun yer duvar gölgesi olsun! (Bir satır eksik.)
Sarhoş ve susuz, yanağına vursun!"
(On satır boşluk)
Şamaş, onun ağzından çıkan sözleri işitince, ona gökten seslendi:
"Enkidu, niçin fahişeye, orospuya ileniyorsun? O fahişe ki, sana
yaşamda gereken ekmeği yedirdi. O, sana ülkede içilen içkiyi içirdi.
Görkemli giysi giydirip, o şanlı Gılgamış'ı sana yoldaş etti. Şimdi
senin kardeşin gibi olan arkadaşın Gılgamış seni, rahat yatağına
yatıracaktır. O seni görkemli bir yatakta rahat ettirecektir. Esenlik olan bir yerde, solunda bulunan bir yerde seni oturtacaktır.
Yeryüzünün bütün hükümdarları ayaklarını öpecektir. O, senin için Uruk halkına ah ettirip onları ağlatacak, mutlu kimselere çevresinde yas tutturacak ve o, senden sonra bedenini pis ve iğrenç bir duruma getirip, senin için kendinden geçerek sırtına bir aslan postu atıp
çöllere düşecek."
Bu anda Enkidu, Şamaş'tan yiğitin sözünü işitince, kükreyen yüreği hemen dinginleşti.
(İki satırlık boşluk. Sonra Enkidu yeniden fahişeden söz ediyor; ama
görünüşe göre, bu kez Enkidu, fahişeye alaylı bir dilekte bulunuyor:)
"Seni krallar ve beyler sevsin. Kibar delikanlılar senin için çektikleri karasevdadan dizlerini dövsünler ve senin yoluna saçlarını yolsunlar!
Asker ve subaylar senin için kemerlerini söksünler! Senin başına lacivert taşı ve altın dökülsün. Hazine bekçisi önceden üzerine işlemişken, şimdi onun hazinesi senin için açılsın ve serveti yoluna saçılsın! Seni tanrıların avlusuna ben götüreyim.
Yedi çocuklu birkarı sana feda edilsin!" Enkidu'nun hasta karnı sancı içindedir.
Enkidu odasında yalnız başına yatmaktadır. Gece gördüğü düşü arkadaşına anlatıyor:
"Arkadaş, bu gece bir düş gördüm. Gök bağırdı, yeryüzü yanıt verdi.
Ben, yalnız başıma kırda kaldım. Orada asık yüzlü bir adam göründü.
Yüzü büyük bir kuşa benziyordu. Kartal pençesi gibi, tırnaklı pençeleri vardı." (12 satırlık boşluktan sonra, kalan küçük bir
parçadan elde edilecek sonuca göre, belki Enkidu, bu adamın kendisine bir ölümün garip biçimini nasıl gösterdiğini anlatmıştır:)
"Sonra o adam, beni tümüyle değiştirdi. Kollarım sanki kuşlar gibi tüylendi.
Beni elimden tutarak; karanlığın evine, Irkalla'nın (75) oturduğu yere, içine ayak basanı bırakmayan eve, dönüşü olmayan yola, içinde oturanın ışıktan yoksun kaldığı eve,
besin olduğu, çamurun yemek olduğu yere, insanın kuşlar gibi tüylü giysiler taşıdığı ve karanlıkyerde ışığın görünmediği eve götürdü. Girdiğim tozun evinde (76),
tahtlar devrilmiş, kral taçları yere atılmıştı. Anu ve Enlil'e vekil olan, en eski zamandan beri ülkeye egemen olan krallık tacı taşıyan beyler, tepelerinde kızarmış et taşıyorlar, çörek taşıyorlar, içmek için kırbalarında soğuk sular taşıyorlardı. Girdiğim tozun evinde,
yüksek rahipler ve bakanlar, kutsallık taşıyan kimseler oturuyor.
Tanrıların yakınları oturuyor, büyük tanrıların yağladığı rahipler
(77) oturuyor, Etana (78) oturuyor, Şumukan (79) oturuyor, Yer
Tanrıçası Ereşkigal oturuyor ve bunun önünde yerin yazmanı Belitseri
diz çöküyor. Belitseri, elinde bir yazı levhası tutarak Ereşkigal'a
okuyor. O, yönünü çevirip bana baktı."
(Bundan sonra, yaklaşık elli satırlık boşluk geliyor. Anlaşıldığına göre Gılgamış anasına
sesleniyor:)
"Onunla birlikte her güçlüğe katlandım. Onunla birlikte nerelere gittiğimi düşün! Benim arkadaşım iyi şeyler haber vermeyen bir düşgördü." Onun düşü gördüğü gün, sona ermişti. Bundan sonra Enkidu bir gün, iki gün yattı. Ölüm Enkidu'nun yatak odasında oturuyor. Beşinci, altıncı, yedinci, sekizinci, dokuzuncu ve onuncu gün... Enkidu'nun
hastalığı ağırlaştıkça ağırlaştı. On birinci ve on ikinci gün Enkidu ölüm döşeğine yattı. Bunun üzerine Gılgamış'a bağırıp ona dedi:
"Arkadaş, ben bir ilence uğradım! Savaşta ölen bir adam gibi ölmüyorum. Savaştan korktuğum için şimdi onursuz ölüyorum. Arkadaş her kim savaşta ölürse talihlidir; ama ben düşkün bir durumda ölüyorum."
SEKİZİNCİ TABLET
Gün ağarmaya başlar başlamaz, Gılgamış ağzını açıp arkadaşına dedi:
(Yaklaşık 20 satırlık boşlukta, Gılgamış, Enkidu'ya gençliğini,birlikte yaptıkları işleri, özellikle Humbaba'nın ölümünü anımsatıyor. Tablet çok kırık olduğu için çevirmeye olanak yoktur. 22-50 satırtümüyle kırıktır. Bu satırlarda Gılgamış'ın, Uruk'un ileri gelenlerini Enkidu'nun ölüm döşeğine çağırttığı anlatılmış olabilir.).
Bundan sonra Gılgamış şöyle haykırdı:
"Beni dinleyin! Siz, yaşlılar, beni dinleyin! Ben Enkidu için
ağlıyorum. Arkadaşım için. Ağıtçı kadınlar gibi acı sızı döküyorum.
Sen belimin satırı, elimin yayı! Kemerimin kılıcı! Önüme siper olan
kalkan! Benim bayramlık giysim! Benim biricik sevincim! Kötü bir
düşman kalkıp beni soydu (80)! Benim dostum, dağlarda tek başına gezen yaban eşeğini (81) kovalayan katırcığım (82)! Ey çölün parsı! Dostum! Enkidu! Yoldaşım! Dağlarda tek başına gezen yaban eşeğini kovalayan katırcığım. Biz istediğimize kavuşmuş, dağlara tırmanmıştık. Gök yüzünün boğasını yakalamış ve onu öldürmüştük. Kimsenin girmediği yere girmiş, Humbaba'yı yok etmiştik! Şimdi seni yakalayan bu uyku nedir?
Sen karanlığa gömüldün. Beni dinlemiyorsun!" Gözünü yokladı; ama
Enkidu artık gözünü açmadı. Yüreğini yokladı; yüreği atmadı...
Duyduğu acıdan aslan gibi bir böğürtü kopardı. Tıpkı yavruları aşırılan dişi bir aslan gibi.
O, Enkidu'nun yüzüne kapanıp saçlarını yoldu ve
ortalığı dağıttı. Güzel giysilerini paralayıp yerlere fırlattı..
(Yaklaşık 80 satır boşlukta, Gılgamış'ın Enkidu'yu yedi gün, yedi gece beklettiği anlatılıyor olmalı. O, acı dolu çığlıklarıyla arkadaşını yaşama geri döndüreceğini umuyordu.)
Seni rahat yatakta yatıracağım.
Evet, seni görkemli bir yatakta rahat ettireceğim. Evet, bir onur
konumunda seni dinlendireceğim. Esenlik olan bir yerde. Solumda
bulunan bir yerde seni oturtacağım. Yeryüzünün bütün hükümdarları
senin ayaklarını öpsünler. Senin için Uruk halkına yas tutturacağım;
mutlu kimselere çevrende acı dolu çığlıklar attıracağım ve ben, senden sonra bedenimi pis bir duruma getirip senin için kendimden geçeceğim. Sırtıma bir aslan postu alıp çöllere düşeceğim." (Bundan sonra 137
satırlık bir boşluk geliyor ki, bu boşlukta Enkidu'nun gömülmesi anlatılmış olmalıdır. Aşağıdaki dört satırın ne anlattığını bilmiyoruz).
Gün ağarır ağarmaz, dışarı, Elemmaku'dan (83) yapılmış büyük bir sofra çıkardı.
Akikten bir fincanı balla doldurdu. Lacivert taşından bir fincanı tereyağla doldurdu.
(Tabletin geri kalan 25 satırı kırılmıştır).
DOKUZUNCU TABLET
Gılgamış, arkadaşı Enkidu için acı gözyaşları döküp kırlara koşarak
dedi: "Ben ölmeyecek miyim? Ben de Enkidu gibi ölmeyecek miyim?
Gönlümü üzüntü kapladı. Bana ölüm korkusu geldi. Şimdi kırlara
koşuyorum. Ubar- Tutuş'un oğlu Utnapiştim'e gitmek için yol aldım.
İvedilikle oraya gidiyorum. Dağın geçitlerine gece vardım. Aslanları
görüp korkuttum. Başımı yukarı kaldırıp Ay Tanrısı'na yalvardım. Bu
yalvarışım bütün tanrılara yöneldi: Korkulu yerde beni sağ bırakın!"
Gılgamış sonunda uykuya daldı ve gördüğü bir düşü onu irkiltip
uyandırdı. Gılgamış şöyle bir düş gördü: O ayın parlak ışığında
yürüyerek bir sürü aslana rasladı. Bunları görünce yaşamından zevk
aldı; satırını kaldırıp koluna astı ve kemerine takılı kılıcını
kınından sıyırıp aslanların arasına daldı. Bunlardan ikisini öldürüp
gerisini dağıttı (84). Öldürülen bu iki aslanın yeşim taşından yontularını yaptı. Yontuları boyadı ve üzerlerine aslanların adlarını kazıdı. Birisine ..., ötekine de ... dedi ve her iki yontuyu, gece kendisini aslanların tehlikesinden koruması için, Ay Tanrısı'na
armağan etti (85). (22 satırlık boşluk. Gılgamış bir dağa geldi.)
Dağın adı Mâşu'dur (86). Gılgamış bu Mâşu dağına gelince, günü gününe güneşin çıkmasını ve girmesini bekleyen (87), başları gökyüzüne kadar yükselen ve göğüslerine kadar cehenneme batmış bulunan iki akrep insanın, bu dağın kapısını beklediklerini gördü. Bunlar öylesine korku vericiydi ki, korkudan yüzlerine bakılmazdı. Bunların görünüşü
ölümdür. Bunların korkunç görünümü tüyleri ürpertiyor ve dağları
deviriyor. Bunlar, güneşin dağdan çıkmasını da ve dağa girmesini de
bekliyorlar. Gılgamış, bunları görünce korkudan ve dehşetten gözü
karardı ve o, aklını başına toplayıp bunların yanına yaklaştı. Akrep
adam [NUH] karısına seslendi:
"Buraya, bize gelenin vücudu tanrı etinden midir?"
Akrep adamın karısı ona yanıt verdi:
"Onda üçte iki tanrılık, üçte bir insanlık vardır!"
Akrep adam, insan yüzlü, tanrıların çocuğuna seslenip şu sözleri söyledi:
"Neden ötürü bu denli uzun yol yürüyüp buraya benim yanıma kadar
geldin? Geçit vermez ırmakları geçtin? Başına gelenleri bilmeyi pek
isterdim." (28 satırlık boşluk. Gılgamış yanıt verdi:)
Utnapiştim için, atam olan Utnapiştim'in yolunda! O, tanrıların
arasına girdi ve tanrıların toplantısında yaşama kavuştu. Ondan ölüm
ve yaşamı soracağım!" Akrep adam ağzını açıp Gılgamış'a dedi:
"Gılgamış, bunu bilecek insan yoktur! Dağların kapuzuna (88) kimseler girmedi.
Dağların içinde iki kez on iki saat uzaklığında bir boğaz
vardır; içi koyu karanlıktır. Işık yoktur. Güneş doğduğu zaman dağın
kapısı açılır, battığı zaman kapı kapanır." (73 satırlık boşluk.
Görünüşe göre Gılgamış Akrep adama yalvarıp yakararak dağdan geçmek
için izin almak gereğini duymuştur.)
Akrep adam konuşmak için ağzını açıp Gılgamış'a şu sözleri söyledi:
"Yürü Gılgamış, korkma! Sana Mâşu dağlarının yolunu açıyorum. Dağları ve tepeleri güvenerek aş! Ayakların seni sağlıkla yurda götürsün!
Dağın kapısı önünde açılsın!" Gılgamış bunu duyar duymaz, Akrep adamın sözüne uyup, Şamaş'ın yolunda dağın kapısından içeri ayak bastı. O,
bir kez iki saat ileri gidince koyu karanlığa düştü. Işık görünmedi.
Küçük bir ışık sızıntısı, karanlığın arkasında ne olduğunu ona
göstermedi. O, iki kez iki saat ileri gidince: koyu karanlığa düştü.
Işık görünmedi. Küçük bir ışık sızıntısı, karanlığı arkasında ne
olduğunu ona göstermedi. O, iki kez üç saat ileri gidince: koyu
karanlığa düştü. Işık görünmedi, küçük bir ışık sızıntısı, karanlığın arkasında ne olduğunu ona göstermedi. O, iki kez dört saat ileri
gidince: koyu karanlığa düştü. Işık görünmedi, küçük bir ışık
sızıntısı, karanlığın arkasında ne olduğunu ona göstermedi. O, iki kez beş saat ileri gidince: boyu karanlığa düştü. Işık görünmedi. Küçük
bir ışık sızıntısı, karanlığın a